Blogger tarafından desteklenmektedir.

Blog Arşivi

En Popüler Yayınlar

Blog Arşivi

Yıllardır Canımı Yakan Anılarımı Anlatıyorum


Ben istanbul’da doğdum, yaşım 25 şuan. Hayatımın en önemli yılları Ankara’da, o gri beyaz şehirde geçti. Kullanacağım isimler sahte, kusura bakmazsınız umarım. Bana Burak diyelim. Bir çocukluk arkadaşım vardı, ona da Kaan diyelim. Bir tane mi arkadaşın vardı lan asosyal piç demeyin,ya da diyin amk, gerçekten tek dostum oydu. Ben her zaman içime kapanık biri oldum, insanlarla ne konuşacağımı, ne diyeceğimi bilemem. Kimseyle çabuk samimi olamam. Çocukluktan beri böyleydi bu. Ama Kaan beni anlıyordu. Bir bakışımdan ne düşündüğümü anlardı . Az dayak yemedik beraber, cebimizde kalan 5 lirayı az bölüşmedik. ilk biramı, sigaramı onunla içtim, derdimi hep ilk ona anlattım. Kardeş gibiydik lan. Öz kardeş gibi.


Benim hiçbir zaman babamla aram iyi olmadı. Çocukken annemi dövdüğünü hatırlıyorum, her zaman üzerine sinmiş olan içki kokusunu da. Leş gibi içerdi herif, ağzıyla içmeyi beceremezdi. Ben büyüdükçe eve de uğramamaya başladı, annem için de benim için de çok sorun değildi aslında. Bize bulaşmasın da ne bok yerse yesin dışarıdaki kadınlarla. Metresi ve onun oğluyla yaşıyor şuan zaten, doğduğum evde. Annem terzide çalışırdı, temizlik yapardı, yine de bana bakardı. Büyüyünce ben de onun eline bakmadım zaten. Bunları da hakkımdaki arkaplan oluşsun diye anlattım. Beyler, baba dediğiniz şey kimine lütuf kimine bela gerçekten. Eğer ailesiyle ilgilenen, işinde gücünde bir babanız varsa değerini bilin. Çünkü başınızda örnek olacak bir baba olmayınca kişiliğiniz şekillenmiyor. Çaresiz, küçük çocuk gibi oluyorsunuz hayat boyu.

Kaan’a dönelim. Kaan’ın bir kız arkadaşı vardı, Yağmur. Aslında kız arkadaştan öteydi, lise aşklarını bilirsiniz beyler tek isteğiniz kızla yatmaktır genelde ama o ikisi öyle değildi. Zaten beraber büyümüştük üçümüz, her zaman yan yanaydık. Yağmur ufak tefekti, zayıftı, üflesen uçacak, sarılsan kırılacak gibi. Saçları uzun ve simsiyahtı, her zaman öyle kaldı. Benim ve Kaan’ın sessizliğinin aksine hayat doluydu kız, o gülümsediğinde sen de gülümserdin. Atarı tribi yoktu, anlayışlıydı, şefkatliydi, ben ömrüm boyunca öyle bir kızla tanışmadım, tanışmayacağımı da biliyorum. Bazen merak ederdim neden beni değil de Kaan’ı seçti diye, kıskanıyordum amk. Ama sebebi de biliyordum.

Kaan her konuda benden iyiydi. Her konuda amk. Notları sınıfın en iyisiydi, sporda süperdi, konuştuğunda çok zeki ve mantıklı konuşurdu hönk diye kalırdın. Tipten bahsetmiyorum bile. Allah her şeyi ona yüklemiş, bize next next deyip geçmişti sanki. Özellikle lisede daha çok hissediyorsun o ezikliği, herkes kankanın ağzının içine düşüyor, sen de yedek oyuncu gibi oturuyorsun köşede. Tabii ki Yağmur onu seçecekti.

Hayatımı mahveden olaylardan birincisi bir yaz mevsimi oldu. 16 yaşındaydım. Düşününce hala o kadar basit ve aptalca geliyor ki. Her neyse, Pazar günüydü o gün. Kaanların Bodrum’da yazlığı vardı, her yaz oraya giderlerdi. Bu sefer Kaan evde kalacaktı, ergeniz ya amk, içki falan içecektik evde tek başımıza. O zaman çok büyük bir şeymiş gibi geliyor tabii. Kıçımda pireler uçuşa uçuşa yatmışım öğlene kadar. Akşam 5 gibi aradım Kaan’ı.
“Kardeş gitti mi sizinkiler?”
“Şimdi çıkıyorlar kardeşim, sen gel istersen.”
“Tamam, ağzıma bir şey atayım geliyorum.”
“Yağmur’a ayıp oldu lan, bozuldu kız.”
Yağmur’u da çağırmak istemişti ama olmaz demiştim, ne kadar kafa kız olsa da ortamda kız olunca rahat rahat konuşamıyorsun ki amk.
“iyice kılıbık oldum amına koyayım, bugünlüğüne de kendi arkadaşlarıyla gezsin. Neyse geliyorum ben.”
Tersleyip kapadım telefonu, üstüme bir tişört geçirdim, çıktım dışarı. Marketten vodka aldım, ilk defa bira dışında bir şey içeceğiz, heyecanlandığımız şeye bak. Param yettiği kadar aldım bir şeyler, zaten Kaan’ın ev iki sokak ötede. Gittim eve, anne babası çoktan gitmiş. Kaan’ın annesi de babası da çalışıyordu, alışkındı evde tek kalmaya zaten. O da bir şeyler almış, oturduk. Tam hatırlamıyorum muhabbetleri, klasik ergen konuşmaları işte. Sanki hayattan bir bok anlıyormuşuz gibi felsefe yapmalar falan. Sorduğum tek soruyu hatırlıyorum;
“Kaan siz Yağmur’la yaptınız mı?”
“Neyi lan? Ne diyorsun olm?”
“Yattınız mı amk onu soruyorum.”
Kaan birden sustu, sinirlendi sandım ama yüzündeki başka bir ifadeydi. Yıllar sonra anladım o ifadeyi. Sigaranın külünü silkti, “Hayır, yapacağımızı da sanmıyorum.” Dedi, ben de sustum. Kaan zaten karı kız muhabbetini sevmezdi. Ben de fazla abaza değildim, ferre vs konusu açılınca utanırdım biraz, maldım galiba. insan insanı siker mi kafasındaydım lisedeyken. Neyse kafalar biraz iyi olunca, başım dönmeye başlayınca o sikik cümleyi kurdum. O koduğumun cümlesini.
“Sizinkiler araba aldı di mi?”
Başını salladı, evlerinin önünde de görmüştüm zaten. Modeli hatırlamıyorum beyler, ama Volkswagen’di. Polo olabilir. Beyazdı. Beyazdan hep nefret ettim o günden sonra.
“Bir tur atalım mı lan?” Deli cesareti mk. 17 yaşındasın pezevenk senin neyine araba diyenimiz olmadı o an işte. Alkole alışık olmayan bünye zaten gevşemiş, tamam dedi çıktık dışarı. Saat akşam 9-10 gibi. Babası anahtarları yanında taşımıyormuş, keşke taşısaydı lan. Ya da keşke o gün içmeseydik, ben o lanet cümleyi söylemeseydim.  

Bindik arabaya, ne kadar zor olabilir ki diyoruz, direksiyonda Kaan. Araba sürmeyi yarış oyunlarındaki gibi sanıyoruz, genciz, aptalız, en önemlisi sarhoşuz. Ana yola çıktık, buraya kadar kolaydı her şey. Gülüyoruz, yetişkin gibi hissettiriyor çünkü. Nereye gittiğimizi bilmeden sürüyoruz, başım dönüyor, Kaan da benden farksız, trafik lambaları bulanık hayaletler.
Nasıl olduğunu anlamadık. Bu anın tarifi yok. Eğer varsa bile, bende anlatacak kadar birikim yok. Birden önümüze çıktı gri bir araba, frenin acı sesi hatırladığım son şeydi. Şakağımda hissettiğim acıyı hatırlıyorum sadece, bir de Kaan’ın silinen gülümsemesini.

Gözlerimi hastanede açtım, titriyorum, kutupta çıplak kalmış gibi titriyorum. Rüyaydı diyorum, hepsi rüyaydı, ama hastanenin beyazlığı, o sikik kokusu beni yalanlıyor. ilk düşüncem “Ahmet amcaya (Kaan’ın babası) ne hesap vereceğiz?” oluyor. Endişemi sikeyim ama o an sağlıklı düşünülmüyor ki. Annem geliyor, yanında ne alakaysa teyzem ve kuzenim var. insanları bir araya getiren şey hep felaketlerdir zaten. Annemin gözleri şişmiş, çok korktuğunu söylüyor. Sağ kolum ve sağ bacağımın kemikleri ezilmiş ama beyin hasarı falan yok, şanslıymışım, buna şans denirse. Ve ben Kaan’ın durumunu soruyorum.
Herkes susuyor, hemşire susuyor, annem susuyor, duvarlar susuyor, alt katta acıyla inleyen hastalar susuyor, dünya susuyor, ben susuyorum. Canımın bir parçası gitmişti beyler. Kaan gitmişti. Sevilen bir insanın kaybının yarattığı acıyı tam anlamıyla anlatmak imkansız, söylediğin tüm kelimeler sahte ve uydurma geliyor. Aylarca kimseyle konuşmadım, konuşamadım. Sanırım o gün, o ağustos günü, içimdeki bir şeyler Kaan’la birlikte öldü çünkü asla eskisi gibi olamadım.

O sene boş geçti, okula gitmedim. Odama kapanmıştım, ilk aylar günüm yatağın içinde geçiyordu. Annem banyo yapmam ve yemek yemem için beni zorlamasa hiçbir şey yapacağım yoktu. Psikologa da gitmek istemedim çünkü problemimin ne olduğunu biliyordum. Vicdan azabının içimi kemirdiğini hissedebiliyordum, çürümüş elma gibiydim. iyileşmenin tek yolunun bu şehirden gitmek olduğuna inanmıştım, her köşebaşı, her mekan bana onun ölümünü hatırlatıyordu çünkü. Kendimi her şeyden soyutlayıp köpek gibi çalıştım, unutmak için, aklımı meşgul etmek için, en önemlisi gidebilmek için, Ankara’da bir üniversitede ingiliz Dili Ve Edebiyatı bölümü’nü kazanıp siktir olup gittim istanbul’dan.
Ankara tuhaftı, istanbul’dan sonra çok küçük ve kısıtlı geliyordu ama sevmiştim burayı. Yeni insanlar, yeni bir okul, belki yeni bir hayat. Yurda yerleştim tabii ki, ilk senede eve çıkmak da ne mk nerde para. Benim gibi asosyal bir tip için korkutucu bir deneyimdi, o kadar insan. Ama güzeldi lan. Pencereden karşı apartmandaki kızları kesip çekirdek çitlemek bile çok güzeldi. Genel olarak sikko bir ortam olsa da unutmam o günleri. Tekrar gülmeye başlamıştım, papaz gibi olmuş saçlarımı kestirdim, dış görünüşüme tekrar dikkat etmeye başladım, insan oldum yani tekrar. Ama o acı hep oradaydı beyler. Hiç dinmedi. Çok sevdiğiniz birinin sizin yüzünüzden öldüğünü bilmek yenilip yutulacak şey değil.

Üniversitenin ilk günü ben de sınıfı bulamadım, tarif istediğim rasta saçlı orospu çocukları benimle de dalga geçti, üniye başlayacak olan varsa korkmayın beyler. Zamanla evinizin adresi gibi öğrenirsiniz her yeri. Geçtim oturdum, herkes önüne eğilmiş, birkaç kişi gruplaşmış şimdiden. Ben bu kafayla arkadaş falan bulamam mk. Seçtiğim bölüm sebebiyle bir sürü kız vardı. Uzun sarı saçlı, afet gibi bir kız vardı, ilk gördüğüm zamanı hiç unutamam. Adını sonradan öğreneceğim kız. ipek. Teni bembeyaz, kırmızı bir kazağı var. Hep kırmızı giyerdi zaten. Kafasını kaldırdı, gözgöze geldik ve ben davar gibi gözlerimi kaçırdım. 1 yıldır evden, hatta odamdan çıkmadığı için sosyalleşmeyi unutmuşum. Tekrar kaçamak bakış attım salak liseli oğlanlar gibi, yanındaki kızla konuşmaya devam ediyordu. Belki bana bakmamıştı bile.

Gün gün anlatılacak bir şey yaşanmadı beyler. Bahçelievler’de bir kafede part time işe girdim, anneme yük olmak ağırıma gidiyordu. Kadın zaten benim için elinden gelen her şeyi yaptı. Elime bana yetecek kadar para geçiyordu, az harcıyordum, dışarı çıktığım pek yoktu. Olan paramı da kitaplara veriyordum, kitap okuyun beyler. Okuduğunuz erotik roman bile olsa okuyun. O kadar çok şeyi değiştiriyor ki. Yakın diyebileceğim bir arkadaşım oldu, Hakan. ilk senenin ortasında yurttan çıktık, aynı eve taşındık. Bildiğiniz piçti ama seviyordum herifi, kafa adamdı. Zehir gibi kafa vardı, çok güzel konuşurdu, ama aklı fikri sikişteydi aq. ilik gibi sevgilisi vardı, o yine de gider bardan kız bulurdu kendine. Zamanla ben de ona uydum, ilk seks deneyimim de üni 1. Sınıfta oldu, barda tanıştığım, yüzünü bile hatırlamadığım kaşarın tekiyle işte. ilk sefer her zaman rezalet olur derlerdi, gerçekten öyle oldu. Bitince “bu muydu aq” dedim. Zamanla rayına oturuyor işte.
Okul, iş, geceleri Hakan’la bara akmalar falan derken içimi saran o derin acıdan yavaş yavaş uzaklaşıyordum. Kapanmayan yara gibi oradaydı ama onunla yaşamayı öğreniyorsunuz. Alışılmayacak acı yoktur. Neyse, şimdi hayatımın ikinci kırılma noktasına geçiyorum.

Çalıştığım kafenin ortamı güzeldi, komilik yapıyordum işte. Salı günüydü, müşteri azdı, ben de diğer komi kızla sohbet ediyorum, kız bana asılıyor ama benim amacım zaman geçirmek, fazla umrumda değil.
Sonra onu gördüm.
Önce inanmadım. Hayal görüyorum dedim, böyle bir tesadüf neredeyse imkansız çünkü. Pıtı pıtı içeri giren minyon kız en köşedeki pufa oturdu, saçları hala rapunzel gibi upuzun, simsiyah. Üzerinde mavi bir elbise.
Gevezelik eden komi kızın suratına bile bakmadan “bi saniye” dedim, bozuldu orospu. Onu orada bok gibi bırakıp gittim, kızın yüzüne baktım, baktım. Yağmur’du işte lan. Yağmur. Nasıl unuturum onu. Küçücük, kız çocuğu gibi yüzünü, uzun kirpiklerini, Japon kızlarınki gibi çekik gözlerini. Başını kaldırmadan “Ben double espresso istiyorum,” dedi, yutkundum. Sesim çıkmadı. O zaman başını kaldırıp baktı , gözleri büyüdü.
“Burak? Ne yapıyorsun burada?”
Dilim çözüldü sonunda. “Onu sana sormak gerek, napıyorsun sen Ankara’da ya?”
Kaan olayından beri hiç görüşmemiştik, ama onun da benim gibi depresyon halinde olduğunu ve evden çıkmadığını duymuştum annemden. Kaan bizi bir arada tutan parçaydı ve onunla beraber aramızdaki bağ da kopmuştu.
Ayağa fırladı, göğsüme anca geliyor ayaktayken de, minnacık amk. Sarılacak sandım ama sadece uzun uzun baktı, sonra irkilip başını çevirdi, göz bebeklerimde başka birini görmüş gibi.
“Burada mı çalışıyorsun?”
“Evet” dedim, “Vaktin var mı?”
“Yarım saat içinde işim var, kalamam.”
“Akşam 5 gibi çıkıyorum, çıkışta gelir misin o zaman, konuşuruz.” Tamam dedi, kahvesini hızla içti gitti. Komi orospu da bizi izliyor.
“O kim, eski sevgilin falan mı? Kıskandım şimdi.” dedi. Ya he deyip geçiştirdim. Önce o bıyıkları al aq kızı. Her neyse çıkışı zor ettim, oradaydı işte, geçmişten gelen bir hayalet gibi. Ne yapacağımı, nereye götüreceğimi bilemedim, sap gibi yürüyoruz Bahçeli’nin sokaklarında. Bir sürü soru sordum ona, burada napıyorsun, burada mı okuyorsun gibisinden. Hiç cevap vermedi, tuhaflık vardı kızda. Kaan’la onun ilişkisinin ne kadar özel olduğunu hatırladım. Kaan giderken, onu seven herkesten bir parça alıp götürmüştü demek ki.
En sonunda kızı Mecnun gibi sokakta gezdirmenin öküzlük olduğunu fark edebildim, soktum bir kafeye. Saçlarıyla oynadı, oynadı, dümdüzdü saçları. Elleri minicikti, oyuncak bebek gibi kızdı. Konuştu sonunda.
Yağmur kafadan çatlaktı zaten biraz, tepkileri, konuşması sevimli ama tuhaftı, belki fazla saf, fazla çocuksu. Şu bilerek çocuk gibi konuşup şirin olduğunu sanan salak orospular gibi değil ama, cidden çocuk saflığı vardı. Sağlıksız bir çocuk gibi. Kaan’dan sonra durumu kötüleşmiş, kendine zarar vermeye çalışmış, orospu annesi de “ben bunla uğraşamam” diyerek Ankara’daki halasına postalamış kızı. Yağmur’a karşı çok ilgisiz olduğunu biliyordum ama insan öz çocuğunu “ben bunun derdiyle uğraşamam” diye başkasına gönderir mi mk. Anne var anne var işte.
“Üniversite noldu” dedim, omuz silkti. Okumuyormuş. Evden de fazla çıkmıyormuş, bugün halası zorlayınca onunla beraber alışverişe çıkmış, sıkılınca da bir kafeye gireyim demiş.
“Taşındığın şehir benim yaşadığım şehrimdi. Girdiğin kafe benim çalıştığım kafeydi. Belki de evren bizi birleştirmek için uğraşıyordur,” dedim, o inanırdı öyle karma, kuantum enerjisi falan tarzı boklara. (Migros’ta kitapları satılır hani evrenle haberleşme falan.) O kadar öküzlüğün ardından cool bişey söylemeyi başarmıştım lan, hafifçe gülümsedi o da. Telefon numarasını aldım, vedalaştık, doğruca eve. Hakan evde, hayret. Yanında kız da yok.
“Oha evdesin, yanında hatun da yok?”
ikili koltuğa uzanmış, ağzında sigara. “Sevim (sevgilisi) ağzıma sıçtı lan,” dedi. “Yedek telefonlardan birini buldu.”
Bu piçin 2 tane yedek telefonu vardı, kızları oradan arıyordu aq. Doymuyordu adam.
“Ulan mis gibi sevgilin var,” dedim. “Hala karı kız peşindesin. Bari ayrıl kızdan da ikiniz de rahat edin.”
Güldü, sigaranın külünü avcuna serpti. Hep avcuna serper sonra yere atardı hayvan, mantığını sikeyim. “Olmaz,” dedi. “Ben istesem de ayrılmaz ki. Aşık bana. istediğin kıza git, eninde sonunda bana döneceksen sorun değil dedi bugün.”
işte bunu hiç anlayamadım. Sevgilinin her gece başkalarıyla yattığını, üzerinde başkasının kokusuyla senle buluştuğunu biliyorsun ve eyvallah çekiyorsun. Aşk değil lan bu, olamaz.
Siktir ettim, geçtim odama. Aşka akıl sır ermiyor.

Vakti gelmişken Hakan ve sevgilisiyle ilgili bir anımı anlatayım. Bu ikisi "açık ilişki" denen bir bok yaşıyorlar. Yani istedikleri kişilerle ilişkiye girebiliyorlar ama sevgililer. Yargılamak bana düşmez ama tuhaf gelmişti bana, insan hiç mi kıskanmaz. Neyse bu ikisi yemeğe çıkmışlardı, Hakan beni de çağırdı. “Başbaşa kalın olm yengeye ayıp” dedim dinletemedim, mecbur gittim ama utanıyorum kızdan. Hakan ayısı kızı ayda bir yemeğe götürüyor onda da beni dikti yanlarına bekçi gibi. Kız nasıl tatlı lan, inanamazsınız. Saçları kumral, hafif balıketli, yüzü aşırı güzel. Hep güzel hem zeki, şakaları da güldürüyor. Bu kız varken başkasına gidilir mi, Allahsızlık aq. Hakan birden bana “Burak, geçen günkü kızları hatırlıyor musun” dedi. OHA. OHA PEZEVENK. Sanki Sevim benim sevgilimmiş gibi utandım amk. Kızın yüzüne baktım, pokerface derler ya, öyle. “Hakan salak saçma konuşma” dedim, kekeliyorum, rezalet amk. Aynısının sizin başınıza geldiğini düşünsenize lan. Sevgilin ve kankasıyla oturuyorsun, sevgilin “geçen günkü herifler bizi nasıl sikti ya eheheh” yapıyor. 3. Sayfa haberi lan.
“Anlatsana Burak, naptınız kızlarla?” dedi Sevim. Sesi sakin ama kızların bir bakışı vardır bilirsiniz fırtına öncesi sessizlik gibi. Kafamı sikeyim niye geldim lan buraya ben. Niye evde oturup maç izlemedim. Evde bira da vardı, mis.
“Ben anlatayım” dedi Hakan. “iki rus kız vardı. Dördümüz otele gittik. Gece yarısı Burak’ın kapısını çaldım ve kızları değiştirmeyi teklif ettim. Tamam dedi, odaları değiştirdik. Bu kadar.” Daha ne olsun yavşak, sövüyorum kendime. Sanki fuhuş operasyonunda yakalanmışım da donla merkeze götürülmüşüm gibi. Hakan sessiz sakin yemeğe devam, boğazında kalsın göt lalesi. Kızın yanında neden bu boku söyledi, hala bilmiyorum. “Bak biz modern çiftiz, açık ilişki yaşıyoruz” mesajı vermek için mi, kızı kıskandırmak için mi, yoksa gerçekten umursamıyor muydu. Sevim çatalını bıraktı, sadece bana bakıyordu o an. Utanıp utanmadığımı anlamaya çalışıyordu galiba.
“Neden?” dedi bana.
“Ne neden?”
“Neden erkeklere tek bir kız yetmiyor?”
Sustum. Harbiden lan, neden. Her gün de pilav yenmez ki diye bir lafımız var ama neden tek bir kadına bağlanmak bu kadar zorumuza gidiyor. Bir düşünelim bunu beyler.
Ben susunca devam etti, “Birlikte olduğunuz kadını böyle aşağılarken nasıl utanmıyorsunuz?”
“Kimsenin seni aşağıladığı yok, ihtiyaç meselesi bu.” dedi Hakan. “Ben aşağılandım,” diye bağırdı Sevim, sesi avaz avaz, haklı da. Tüm restoran döndü bize bakıyor. Ayağa kalktı, masaya bir vurdu, benim bardak devrildi. Yüzü kıpkırmızı. Aha dedim, anahaber bültenine çıkıcam cinayet tanığı olarak. “Seninle beraber olduğum her gün aşağılandım ben. Neden sana yetmedim? O kadınlarda olup bende olmayan ne vardı?”
“Yetme meselesi değil,” diye başladı Hakan, susmuyor da. Sevim buz gibi suyu aldı, Hakan’ın başından aşağı boca etti, çantasını aldı çıktı.
“Sen nasıl bir şerefsizsin lan?” dedim Hakan’a. “Kıza boynuz taktığın yetmiyor bir de ağzına sıçıyorsun.”
Hakan yüzünü siliyo, gram utanma yok. Ben nasıl arkadaş oldum bu adamla. “Döneeer,” dedi sakin sakin. “Eninde sonunda hep bana döner. Neden biliyor musun? Çünkü bu kız böyle davranılmasını seviyor. Mutsuz olacağını biliyor ama benimle olmaya devam ediyor. Kızlar sakin mutlu ilişkiler değil çalkantılı ilişkileri severler. Kendilerini Elif Şafak romanındaki karılar gibi zannediyolar kodumun orospuları.”
Ondan sonra Hakan’la hiç dışarı çıkmadım, aynı odada bile çok ender oturduk. Beraber yaşadığım bir yabancıydı işte. Üniversiteyi bitirince de ingiltere’ye yerleşti, işin garibi, Hakan ingiltere’ye gidene dek Sevim’le çıkmaya devam ettiler. Sevim’e de facebook’tan baktım, evlenmiş bile. Umarım kocası Hakan gibi biri değildir. Hakan olayı da bu kadar.  

Ne diyordum aq, hah, eve geldim. Yağmur’u görmek tuhaf hissettirmişti, hem mutluydum hem de mutsuz, çünkü Yağmur demek Kaan demekti. Yağmur benden daha kötü durumdaydı, ben hayatımı toparlamıştım en azından, ama o boşlamıştı her şeyi. Dediğim gibi, o önceden de biraz hastaydı psikolojik olarak, Kaan durumu mahvetmişti onu. Ben Kaan’la ilkokulda tanıştım ama Yağmur ve Kaan’ın ailesi çok uzun zamandır tanışıyorlardı, tam anlamıyla beraber büyüdüler yani. Gözlerini açtılar, birbirlerini gördüler. Yağmur’a yardım etmem gerekiyordu.
Mümkün olduğunca görüşüyorduk, iş ve okuldan arda kalan tüm vaktimi ona vermiştim. Ankara’yı gezdiriyordum, gezdiriyordum derken Kuğulu Park, Kurtuluş Parkı, Tunalı falan. Bazen gülümsüyordu ama onun dışında ölüydü, köklerinden kesilmiş bir bitki gibi. Zamanla gülmeye de başladı, hatta espri yapmaya da. Sanki hiç canı yanmamış gibi gülüyordu beyler. Umut verirdi gülümsemesi. Anlatılmaz ki bende uyandırdığı hisler. Kaan hariç her şeyden konuşuyorduk, uzaylılardan başlayıp belediyenin neden çöpleri zamanında toplamadığına kadar sürüyordu muhabbetlerimiz. Konuşmak için konuşuyordum, sırf sesini duyayım diye. Saçmalıyordum belki ama hepsi onu mutlu etmek içindi. Onu görmediğim zaman özlemeye başlamıştım, onu düşünüyordum sürekli, takıntı olmuştu bende Yağmur. Ne hissettiğimi anlayamıyordum. Yağmur beni mutlu ediyordu, bu kadar.
13 Ekim doğum günüydü, şansa bak ki Hakan şerefsizi başkasında kalacaktı, kim bilir kimi bafiledi o gece oç. Küçük bir pasta ve kırmızı şarap aldım, hediyeden hiç anlamam beyler, gittim hediye diye bir atkı aldım, çağırdım kızı eve…
O atkıya çocuk gibi sevindi lan. Heyecanla denedi, “ay sıcacık ki bu” dedi, bir an yine o yıllar önceki Yağmur gibi oldu. Bu kadar sevineceğini bilsem maaşı atkıya yatırırdım aq yeter ki gülsün o. Acı çekmesin artık.
“Ben 19 oldum,” dedi. “iyice büyüdüm artık. Artık mcdonalds’da çocuk menüsü isteyemiyorum, tuhaf tuhaf bakıyorlar.” Çok az yerdi, minnacıktı zaten, kuş gibi.
Konuşmadan, ortamı bozmaktan korkarak yüzünü izledim. Onu sevdiğimi kabullenmeye başlamıştım artık. Kirpiklerinin arasından güneş doğuyordu sanki gözlerini her kaldırdığında.
Yüzü tekrar buruştu, gözlerindeki ışık söndü. Nefret ediyordum bundan. “Yaşlanmaktan nefret ediyorum, keşke yıllar hiç geçmese. Keşke her yıl bir yaş küçülsem. Keşke hep… 16 kalsam.”
Hasiktir dedim içimden, hayır, hayır, şimdi değil. Bu konuyu şimdi konuşmayalım, nolur.
Ağlamaya başladı. “O zaman O hep hayatta olurdu.”
Yüzünü göğsüme gömdü, gömleğim sırılsıklam olana dek ağladı. O ağladıkça benim canım yanıyordu lan. Onun saçının teli kopsa benim içim sızlıyordu. Sustu sonra. Çocuk gibi içini çekti, başını kaldırdı. Daha yakına, dudaklarımın yakınına…

Dudaklarımız çarpıştı, donakaldım. Nazikçe öptü beni, sanki kırılgan olan benmişim gibi. Kendime gelince karşılık verdim ona, neredeyse dudaklarımız kızarana kadar öpüştük. “istiyorum seni,” dedi ve ben hem salak olduğum hem de feci tahrik olduğum için kızın psikolojisinin bozuk olduğunu, hem de sarhoş olduğunu, o lafı da gayri ihtiyari söylediğini unuttum. Beni istiyordu lan. Dünyada daha güzel bir his daha yok. Kucağıma aldım, kuş gibi zaten. Odama taşıdım, yatak tekliydi ama iş görse yeterdi o an. Önce onu soydum, minicik, avucu anca dolduran göğüsleri vardı. Öptüm onu, boynunu, alnını, göğsünü, kirpiklerini. Onu son kez görüyormuşum gibi, son kez dokunuyormuşum gibi.
Tek seferde içine girdim, çığlık attı birden. Başımı çevirip aşağı baktım, çıkardım, kan olmuş her yer aq.
“ilk seferin mi bu?” dedim, şaşırmıştım. Sonra Kaan’ın söylediği laf aklıma geldi, hiç beraber olmamıştı onlar. Bu saatten sonra kızı öylece bırakacak halim yoktu, her neyse, o gece beraber olduk beyler. Söz konusu Yağmur olunca ayrıntıya girerken kötü hissettim kendimi, sırf anonim olduğum için rahatım.
Başı göğsümdeydi, tekli yatağa zar zor sığışmıştık. Kız ufak tefek ama benim boy 1.87 aq, yapılıyım da, kızı ezerim diye korkmadım değil. Yine öküzlüğümü konuşturarak sikik bir soru sordum.
“Kaan’la neden hiç beraber olmadınız?”
Sanki ona küfür etmişim gibi şaşkınlıkla baktı, sonra tiksintiyle. Ne bok yediğimi fark edip özür dilemeye çalışırken ittirdi beni, ayağa kalktı, giyinmeye başladı. “Bu saatte seni bırakamam, bu gece burada kal.” Dedim. Hiçbirşey söylemeden yerdeki kıyafetlerini aldı, kapıyı çarpıp çıktı. Hakan’ın boş odasına girdiğini duyup rahatladım. Yatağımda ufak kan lekeleri vardı, dalgın dalgın onlara baktım. Ben ne bok yemiştim aq.

Her gün defalarca aradım onu, hiç açmadı. Anasını satayım evinin adresini bile sormamıştım ki kıza. Salaklığa bak. Günlerim ruh gibi geçti ondan cevap gelene dek. Tanımadığım bir numaradan iki tane uzunca mesaj geldi. Hatırladığım kadarıyla şöyle bir şeydi.

“Seni aramak istemedim, hazır hissedemedim kendimi. Söze nasıl gireceğimi bilmiyorum. Halam psikiyatriste gitmem için ısrar etti, gittim sonunda. Gerçekten deliymişim galiba Burak. Borderline teşhisi koydular, genetikmiş sanırım. Kısa kesmem gerekirse şu an Rize’deyim, orada ne bok yiyorsun dersen ananemle köyde kalıyorum. Doktor, şehir hayatından uzaklaşmak iyi gelir dedi.”
Vay be, kızı sığdıramamışlardı yanlarına, ne halası ne annesi. ikinci mesajı açtım. Köyün ne kadar rahatlatıcı, güzel olduğundan bahsediyordu, rahatladım biraz. “Hep seni düşünüyorum,” yazıyordu, bunu unutamadım işte. “Hep yanımda olduğunu ve bana dokunduğunu düşünüyorum. Beni ziyarete geleceğine söz ver.”
Hayat devam ediyordu bir yandan, Hakan’la ipler kopmuştu iyice, kerhaneye çevirmişti evi. iş yerindekiler sorun çıkarıyordu, öğrenci adamı ezmeye bayılır orospu çocukları. Ama sikimde miydi? Hayır çünkü Yağmur köyde huzurluydu. En azından bana öyle anlatıyordu mesajlarında. Mesajları seyrek gelirdi ama uzun olurdu, mektup yazar gibi yazardı. Siktiğimin okulu bir bitse de yanına gitsem diye duramıyordum yerimde. 3 satır kompozisyon yazamayan ben şair olmuştum neredeyse, gece gündüz karalıyordum bir şeyler. Sevdiğin kişinin uzakta olması çok tuhaf, sanki bir hayalete aşıkmışsın gibi. Bazen onu kafamda uydurduğumdan korkuyordum.

(merak etmeyin, "her şey aslında kafasının içindeymiş" gibi sikko bir son yok)

Boş günümde bir kafede oturuyordum, önümde laptop, yine yazıyorum bir şeyler. Okuyan kişi deli saçması der ama benim için önemli aq, benim duygularım sonuçta. Yanımda bir gölge belirdi, irkildim başımı kaldırdım.
Bayağı önce bahsettiğim, ipek isimli kızdı. Sınıftaki sarışın, güzel kız. Üzerinde yine kırmızı bir kazak vardı. Başını uzatıp ekrana baktı.
“Oooo şair olduğunu bilmiyordum.”
Hemen kapattım laptopu, utanmıştım. Teklifsizce bir sandalye çekti oturdu. Gözlerimin içine bakıyordu, hep rahatsız olmuşumdur bundan.
“Tanışıyoruz,” dedi. “Aynı sınıftayız, belki tanımamışsındır.” Seni nasıl tanımayayım aq, o güzelliği unutmak mümkün mü. Kafamı salladım, asosyal moddaydım yine. Coolluğa yordu herhalde salaklığımı.
“Sen hiç konuşmuyorsun, hep tek geziyorsun. Yalnız olmayı çok mu seviyorsun?”
“Yalnız olmayı kim sevmez ki,” dedim. “Seni kullanan yok, başını ağrıtan yok, sadece huzur var.”
Sanki komik bir şey söylemişim gibi dudaklarını büzdü orospu, sinirlendim o an. Hmmm yaptı. Başını kaldırdı sonra, birine el salladı arkamdan, sonra ayağa kalktı. “Arkadaşım geldi. Bir ara yine sohbet edelim şair çocuk.”
Bu kadar güzel bir kız niye gelip masama oturmuştu ki aq. Dalga geçmek içindi herhalde, bu orospular ego tatminini sever. Kendimi çok eziyordum, dış görünüşüm iyi olsa da ve eskiden istediğim kızla hiç zorlanmadan çıkabiliyor olsam da Kaan’ın ölümünden sonra evde geçirdiğim 1 yıl kendime olan tüm saygımı alıp götürmüştü. Kıza küfür ederek açtım tekrar laptopu. Beni beğenmesine ihtiyaç duyduğum tek kız Yağmur’du zaten.

ipek bana takmıştı, anlamıyordum aq. Peşinde dolanan o kadar Berkecan, Meriç tipli piçler varken neden gelip rahatsız ediyordu beni. Dalga geçiyor gibi de değildi, benimle vakit geçirmekten keyif alıyordu. Bir gün birlikte bara gittik, sadece ikimiz. Altında mini etek vardı, çıplak bacaklarını sarıyor, yine kırmızı bluz, neydi ki bu kırmızı takıntısı. Sikimsonik bir müzik, sulu bira ve baş ağrıtan ışıklar, barları hiç sevmem aslında. Çok çabuk sarhoş oluyordu, bir kız için tehlikeli bir şey. Bıdı bıdı konuşmaya başladı, eski sevgililerini anlatıyor, babasını anlatıyor, o ortamda nasıl sohbet edersin ki aq. En sonunda bağırarak “bize gidelim” dedi, tamam dedim, çıktık.
Bir kızın “eve gidelim” demesi ne demek hepimiz biliyoruz. Kız çok güzel, sarhoş ve bana ilgisi var ama yapamam. Yapamam işte. Yağmur varken hiçbir şey yapamam.
Girdik eve, arkadaşlarıyla kalıyor ama ev boş. Sağa sola atılmış çamaşırlar falan var, tam öğrenci evi. Yayıldı koltuğa, sayıklar gibi bir şeyler söyledi, ben de oturdum karşısındaki koltuğa onu izliyorum. Ne kadar güzel bir kız lan. Uzun sarı saçlar, porselen gibi ten, vücudu zaten 10 numara. Göğüslerini sütyenine kadar görebiliyorum, bacaklarını kıvırıp altına toplamış zaten. Bu kızla evlenecek erkek ne şanssız, hayatı kıskanmakla geçecek.
Uzattım bacakları, “Anlat ne anlatıyorsan,” dedim. Kedi gibi alçak sesle, mırıl mırıl anlattı bir şeyler. Babası o küçükken başka bir hatunla kaçmış, bir daha ondan haber alamamış. Annesi Gürcüymüş (sarışınlığı oradan geliyor) geçen sene ölmüş, 8 yaş büyük bir ablası varmış Mersin’de avukatmış falan. Herkes mi babadan sakat ulan.
“Ben erkeklere güvenmem,” dedi ve koltukta döndü, benim gözler bacaklarda. “Güvendiğim ilk erkek babamdı ve bizi terk edip gitti, ardına bile bakmadı.” Gözleri kapalıydı, açtı onları, bakışları yumuşak. “O şiirleri sevgiline yazıyorsun değil mi? Ne şanslı kız. Bana bırak şiir yazmayı, çiçek bile almadılar şimdiye kadar. Sevgilini anlat bana.”
Döküldüm sonra. Kaan’ın ölümünü, Yağmur’un hastalığını, benden ne kadar uzakta olduğunu. ilk defa birine anlatıyordum bunları. Ben konuştukça ayıldı sanki, koltukta dikleşip oturdu, ciddileşti.
“Benim yüzümden,” diyebildim son olarak. “Hepsi benim yüzümden oldu.” Kalkıp yanıma geldi, sıkı sıkı sarıldı. O kadar iyi geldi ki beyler. Sanki içimde bir boşluk vardı, o sarılınca yapboz parçası gibi doldu orası.
O ayaktaydı, ben oturuyordum, titriyordu tüm vücudum. Göğüslerini yüzüme bastırmıştı, o anki ruh haliyle farkında değildim. Bacaklarını açıp yavaşça kucağıma oturdu, bir süre öyle kaldık. Sonra yavaşça ittirdim onu, kalktı kucağımdan. “Sağol dinlediğin için,” dedim, yüzüne dahi bakmadan kapıyı çekip çıktım. Hakan’a anlatsam süzme salaksın sen derdi. Evet belki büyük bir fırsatı kaçırmıştım ama o haldeyken hiçbir şey yapamazdım beyler.

Yağmur’dan mesajlar geliyordu, düzensiz ve garip. Bir mesajı yapay gelecek derecede mutlu ve pozitifken diğerinde korkutucu kadar depresif oluyordu. Ruh sağlığının kötüye gittiğini fark ettim, hiçbir şey yapamamak kıvrandırıyordu beni. Finaller yaklaşıyordu, işyeri de izin vermezdi. Dişimi birkaç ay sıkıp sonunda gittim Rize’ye, x köyü diyelim.
Türkiye’de fazla yeri gezmedim belki ama gördüğüm en güzel yerdi. Yemyeşil, her yer yeşil, betonun arasından fışkıran bitkiler kadar huzur verici bir şey olabilir mi. Köy yerinde sorun çıkmasın diye Yağmur’un kuzeni olarak tanıttım kendimi. Annanesi neredeyse 80 yaşlarındaydı ve sadece Yağmur’la ikisi yaşıyorlardı. Kocası çoktan ölmüş, çocukları yani Yağmur’un teyzeleri ve dayısı büyük şehirlere yerleşmiş zaten. Karadeniz insanını bilirsiniz, ne kadar dayanıklı olduklarını. Kadıncağız her işini kendi görmeye alışmıştı. Beni gördüğüne pek sevindiği söylenemezdi belki ama orada kalma iznini almıştım ya gerisi sikimde değildi.
Rüya gibiydi beyler. Hayatımın en iyi zamanıydı o iki hafta. O yeşilliğin içinde oturmak, serin hatta bazen buz gibi rüzgar eserken hışırtıları beraber dinlemek. Yağmur beni görünce daha iyi olmuştu sanki, ya da ben öyle düşünmeyi tercih ediyordum.
“Bize ne olacak?” diye sordu yine otururken. Saçlarını da örmüştü, ne kadar tatlıydı lan. Saçları boyundan uzun zaten.
“Bilmem ki. Evleniriz herhalde. Sen iyileş, bakarız.” Şakasına söylemiştim ama evlilik deyince tuhaf oldu içim. Aynı evde yaşamak, beraber kahvaltı yapmak, çocuklar, birlikte uyumak, birlikte…
“Biz evlenmeyiz.” Dedi sert bir sesle. Döndüm baktım ona. Dudakları buruşmuştu, ağlayacaktı. Haydaaaaa.
“Kavga edip ayrılacağız kesin.”
“Hayır, etmeyeceğiz.”
“O zaman öleceğiz. Sen öleceksin ya da ben. Olan hep bu. insanlar birbirlerini seviyorlarsa mutlu olamazlar.”
Hiçbir şey diyemedim. Kaan’ın hayaleti yine ortamıza oturmuştu. Gözyaşı yanağından düştü, rüzgar kuruttu onu.
“Evleneceğiz,” dedim bu sefer. Elini tuttum, buz gibiydi eli. “Sigortalı bir işe gireceğim, sabah 8 akşam 6 çalışacağım. Sen karnıyarık pişireceksin. Yemekten sonra çay içip saçma sapan türk dizileri izleyeceğiz. insanların sıradan bulduğu hatta iğrendiği o çiftler gibi olacağız. Basit ama mutlu.”
Nefesim tükenmişti, son bir umutla baktım ona. Gülüyordu. “Delisin sen,” dedi. “Deli bir kızı sevecek kadar delisin.”
Avcumdaki elini öptüm. O yanımda olacaksa deli olmak sorun değildi.

Döndüm iki hafta sonra. Aslında çok bile kalmıştım, köy yeri olduğu için tuhaf kaçıyordu biraz. O yaz Yağmur’u özlemekle geçti, gittim 1 ay annemde kaldım, istanbul boğdu beni, döndüm yine Ankara’ya. ipek’le iyice samimi olmuştuk o geceden sonra, hep birlikteydik. Bana karşı hisleri olduğunu biliyordum aslında, ama o da benim başkasına ne kadar aşık olduğumu biliyordu.
Bizim evde oturuyorduk, kucağımda laptop yine salak şiirlerimi karalıyorum. ipek de kendi evinde gibi olduğu için rahatça uzanmıştı karşı koltuğa, televizyon izliyordu. Çoğu kişiyle hiç konuşmadan aynı ortamda oturursanız gerilirsiniz ya, bizde o yoktu. Rahat ediyorduk birbirimiz yanında. Bana doğru göz attı.
“Sevgiline şiirler mi yazıyorsun yine?”
Başımı salladım, utanmıyordum artık. Sevginin neyinden utanayım ki zaten. Kısa bir sessizlik oldu, pat diye konuştu birden.
“Sen Yağmur’la mutlu olamayacaksın, biliyorsun değil mi?”
Kan beynime sıçradı. Bıraktım laptopu kucağımdan. “Nedenmiş o?”
Sesimdeki sertliği siklemedi bile, oysaki uyarıydı bu. “Kızın Borderline olduğunu söyledin. Hayat boyu geçmez o. Eğer travma durumu da varsa tam tımarhanelik olmuş demektir.”
Bunu nasıl söyleyebiliyordu o orospu? Birinin hastalığı hakkında nasıl böyle konuşuyordu? Hele Yağmur hakkında?
Oturduğu koltuk duvara dayalıydı, en yakınımdaki bardağı alıp o duvara fırlattım. Hafif bir çığlık atıp eğildi.
“Siktir git lan bu evden” dedim, daha bir sürü şey söylemişimdir belki ama hatırlayamıyorum. Kıza vurmamak için yumruklarımı sıkıyorum, elimde kalır çünkü. itekleye itekleye dışarı attım bunu, hala bağırıyordu “Kabullen bunu artık,” diye.
Yere çöktüm, kolay kolay sinirlenmem ama sinirlendiğimde çok zor sakinleşirim. Evde volta atıyorum bildiğin. Bu kadar sinirlenmemin nedeni ipek’in haklı olmasıydı aslında. Onun düzelmeyeceğini, hep kırık kalacağını biliyordum. O evlilik konuşması da aklımdaydı. “insanlar birbirlerini seviyorlarsa mutlu olamazlar” demişti, hiç unutmadım bunu.
Sinirim geçince naptım lan ben dedim, kıza dayak atmadığım kalmıştı. Söyledikleri çok adiceydi ama bir kadına böyle davranılmazdı, Hakan mıydım lan ben. Erkekliğe bok sürdürmemek için 1 hafta aramadım tabii ki. Ortak derslerde görüyordum sadece, hiç bana doğru bakmıyordu orospu. Pişmanlığım büyüyordu.
Aradım 1 hafta sonra, açtı telefonu. “Ne var,” dedi sert sert. “Konuşalım,” dedim sadece, gece azıp kıza mesaj atan barzolar gibi. Bizim evin yanında küçük, kırık dökük bir park vardı. “Parka gel lütfen” dedim. “iyi,” deyip kapattı. indim aşağı. 10 dakika sonra geldi, yüzüme bakmadan bir salıncağa oturdu. Parktaki tek sağlam şey salıncaktı zaten, her şey eski paslanmış. Korku filmi gibi aq, her an Elm Sokağı’ndaki çocuklar çıkıp ip atlayacak sanıyosun.
Boğazım kurudu. “Hayret, kırmızı giymemişsin?” dedim. Omuz silkti, küskün bir çocuk gibi davranıyordu. Kısa kesip özrümü diledim ve katıksız bir hanzo gibi ekledim, “Ama o gün Yağmur hakkında söylediklerin çok iğrençti, biraz hak ettin.”
Dünyanın en iyi özür dileme cümlesi aq. Biri suratıma kürekle vursun.
“Biliyorum, çok pişman oldum. Ama onun hakkında bu kadar kaba olmamın sebebi var biliyorsun.”
“Neyi biliyormuşum?” Salağa yatmıyordum beyler. Ben gerçekten salaktım.
Ofladı. “Hayvanlık yapma, en başından beri biliyorsun. Ben sana hiçbir erkeğe güvenemeyeceğimi söyledim ama bunca zamandır yanımda olup da benden faydalanmaya çalışmayan tek erkek sendin. Sonunda güvenecek birini buldum ve onu kilometreler ötedeki bir kıza kaptırmak istemiyorum.”
Bacaklarını salladı, yüzü iyice asılmıştı. “Ama sen, kalbini o kız hariç herkese kapamışsın. Canın çok yanacak.”
Ayağa kalktı, yanıma geldi, eğilip dudağımın yanına bir öpücük kondurdu. Ne dudak, ne de yanak olan o bölge.
“Eğer bir gün beni istersen ben buradayım. Senden istediğim tek bir şey var. Canım yeterince yandı benim, Burak. Bir de sen incitme beni.”
Döndü, gitti.

ipek’in ve benim birbirimizden olan beklentileri çok farklıydı. O beni bir sevgili gibi istiyordu, ama ben sadece arkadaşım olmasını istiyordum, dertleşebileceğim sadık bir arkadaş. Evet, çok güzeldi ama diğer kızları görmüyordum beyler. Bilmem bunu hiç yaşadınız mı. Kızların yüzleri yoktu sanki, hiçbiri gerçekten umrumda değildi. ipek haklıydı, kilometrelerce uzaktaki bir kız için kendimi tüketiyordum.
ipek sürekli bacağıma göğsüme falan dokunuyordu konuşurken, resmen taciz gibiydi lan. Tabii ki hormonlar şaha kalkıyor, aylardır kimseye dokunmamışım üstelik yanımda manken gibi kız var. Zora sokuyordu beni. Ama cinsel açıdan da hiç öyle aşırı istekli biri olmamıştım. Evet, bir kadınla yatmak dünyanın en büyük zevklerinden biri, ama olmayınca da çok aramıyordum, 31 görüyordu işimi. Yağmur’la birlikte olduğum o geceden sonra kimseye dokunmamıştım.
Aklıma yine bir olay geldi. Bizde kaldığı bir sabah odama daldı, şak diye perdeleri açtı, şafak operasyonunda yakalanmışım gibi uyandım aq. “Hadi artık uyumaaaa, kalk” diyor ben gözlerimi ovuşturuyorum. Yorganı gayri ihtiyari üstümden fırlattım, içimden sövüyorum kıza zaten. Birden bana baktı, baktı, gülmeye başladı. Boğulacak gibi gülüyor ama. Noluyor lan dedim, kış mevsimi hariç boxerla yatarım zaten, pijama falan boğar beni. Baksıra mı gülüyor derken başımı aşağı çevirdim, çevirmez olaydım aq. Sabah ereksiyonunun gazabına uğramıştım yine, rezil olduk aq.
“ipek çık odadan,” diye kızı kovarken üstüme yorganı çektim seks sonrası utanan kızlar gibi. Kız yere oturdu hala gülüyor. Banyoya attım kendimi. Erkek ırkının işkencesi, hele ki o an çok sıkışmışsan.
Kahvaltı yapıyoruz, bakıp bakıp gülüyor kevaşe. O duştayken ben içeri girsem sapık olurum, kız dalga geçiyor üstüne.
“Aklıma lise geldi de,” dedi sonra. “Formalar kumaş pantolon ya. Kızlarla erkekleri gözleyip kiminki daha büyük diye tahminde bulunurduk,” dedi. Vay aq, kızlar gerçekten yapıyormuş bunu. Çüklerinizi koruyun beyler, dar ya da kumaş giymeyin.
Dudağını ısırdı utanmış gibi, sonra “seninki gayet iyi aslında gördüğüm kadarıyla” dedi. Bu kız beni dinden imandan çıkarmaya çalışıyordu, anlamıştım. Yine bakir, utangaç liseliler gibi konuyu hızla kapayıp göndermiştim kızı, bir daha da bende kalmasına izin vermedim zaten. Aslında onunla bir kere yatsaydım nasıl olurdu diye düşünüyorum, ama sonra şükrediyorum öyle bir şey yapmadığıma. Çünkü ipek seksle yetinecek kız değildi, sevgili istiyordu, sevecek biri. Yağmur’a duyduğum sevgi yüzünden, başka birini daha sevecek gücüm kalmamıştı benim.

Yağmur’a laptop alıp yolladım doğum gününde, 13 Ekim. Kontore giden para laptop fiyatından fazlaydı zaten. Artık daha rahattı sanki, kendimi mektuplaşıyor gibi hissetmiyordum. ipek’in söylediklerini çok düşünüyordum, sürekli araştırıyordum bu Borderline bokunu. Türkiye’deki rehabilitasyon merkezlerine de güvenemiyordum, param olsa yurt dışına yollayacaktım kızı tedavi için. Ama geçmiyordu, ömür boyu kalıyordu. Şubat’a kadar kıvrandım, ne yaparım, nasıl mutlu ederim onu diye. Doğum günümden 3 gün önce sikerler okulunu da işini de dedim, izni alamayınca işten çıktım ve tekrar gittim Rize’ye.
Yağmur beni görünce yine çocuk gibi sevindi. Beni her gördüğünde bu kadar sevinecekse yürüyerek bile aşardım o yolu. Yine o yaz gibi yeşilliğin içinde geçti beraberliğimiz. Yağmur’u öperken önce hep burnunun ucunu öperdim. Sonra gözlerini. En son dudaklarını. Geçen yaz fazla cinsel yakınlaşma olmamıştı, kırdayken göğüsleriyle oynardım bazen, ya da bacaklarını okşardım ama bu kadar.
Evde iki oda var zaten, biri oturma odası gibi, diğerinde Yağmur ve anane uyuyor. Ben de oturma odası diyebileceğim odada, yer yatağındayım. Doğum günüm 8 Şubat. 7’yi 8’e bağlayan gece koluma bir şeylerin devamlı olarak sürtündüğünü hissedip uyandım, Yağmur ani tepki vermemem için eliyle ağzımı kapadı. Üzerimdeydi, upuzun saçlarını alnımda, kollarımda hissediyordum. Beni yavaşça öpmeye başladı, ses çıkarmadan. Gözlerimi, çenemi, boynumu. Tişörtümü sıyırdı, göğsümden itibaren öperek aşağılara indi. ikimiz de ses çıkarmamak için nefesimizi tutacak hale gelmiştik, ben çoktan sertleşmiştim tabii ki. Elini eşofmanımın içine sokacak diye korktum, ses çıkarmadan sevişmemizin yolu yoktu. Ama o bunu yapmadı, üzerimde oturdu sadece. işaret parmağını karnımda gezdirdi, parmağıyla şekiller çiziyormuş gibi. Sonra gözlerini gözlerime dikti, gülümsedi ama mutlu bir gülümseme değildi.
“Sen beni sevmiyorsun.”
Neden bilmiyorum, o an boğazıma bir şeyler düğümlendi beyler. O sözler neden bu kadar acıttı bilmiyorum. Onun için katlandığım ve katlanabileceğim her şey gözümün önünde geçti sanki. Gücüm kalmamıştı. Onu çok seviyordum, kimseyi hiç bu kadar sevmemiştim ama gücüm kalmamıştı sanki.
“Seviyorum.” Dedim sadece. Sesim ağlayacakmışım gibi çatlak çıktı, yutkunup ıslattım boğazımı. Gözleri merakla yüzümü inceliyordu, ilk defa insan gören bir uzaylı gibi.
“Başka bir kız var.” Dedi sonra, aynı yabancı bakışla. Sanki gözleri beni algılamıyormuş gibi bakardı bazen, korkardım. Sanki şeffafmışım da arkamdaki bir şeye bakıyormuş gibi.
ipek’i reddedişlerimi düşündüm, bazen kız içerideyken banyoda 31 çektiğim bile oldu ama dokunmadım başkasına, asla, bunları hatırladım. “Çok seviyorum.” Dedim tekrar, son gücümle. “Çok mutlu olacağız.” Söylediğime kendim bile inanmadım. Gözlerim nemlendi. Kaan’ın ölümünden sonra ilk kez.
“Annanem namaza kalkacak,” dedi aniden, deli gibi. “Çok az vaktimiz var.” Birden fırladı ayağa, üzerinde beyaz uzun bir gecelik var, saçları açık, Halka’daki kıza benziyorsun diye dalga geçerdim bazen ama dünyanın en güzel saçları onundu. Tuttu elimden kaldırdı, aldı omzuna bir hırka, dışarı çıktık.

Ulan saat gece 3 buçuk falan. Zangır zangır titriyorum soğuktan. Sikim hala kalkık, kafam karışmış, napıyor bu kız, ne bok yiyoruz dışarıda diye düşünüyorum. Köy yeri zaten, kurt domuz falan çıkacak diye altıma sıçıyorum.
“Yağmur napıyoruz dışarıda, götüm dondu. Kurt falan yoktur di mi?”
“Boşver kurdu. Seninle konuşmamız lazım. Çok önemli.”
“Sabah olunca konuşuruz neden şimdi?”
Elimden sürüklüyor hala. Evin yanında bir ahır var, içinde sadece çok yaşlı bir inek var. Ahırın arkasına oturduk, koku rahatsız edici. O kadar karanlık ki kızın yüzünü göremiyorum, ahıra geldiğimizi bile kokudan anladım artık.
“Çünkü şimdi anlatmazsam hiç anlatamam.”
Madem bu boku yedik buralara kadar geldik, dinleyelim bakalım diyorum.
“Kaan’la niye birlikte olmadığımızı sordun. Hala merak ediyor musun?”
Haydaaa bu konu nereden açıldı şimdi. Hayır deyip eve dönmek istiyorum ama bir yanım da merak ediyor, neden diye. “Evet“ dedim belli belirsiz.
Derin bir nefes aldı ve başladı.
“Kaan’la benim aramdaki bağ çok farklıydı. Sadece sevgili ya da çocukluk arkadaşı gibi değildi. Bir parçamdı sanki. Tüm hayatımı onunla geçirdim. Ama… Olmadı. Onunla birlikte olmayı istedim. Vaktimiz vardı, biz öyle düşünüyorduk yani ama denemek istedik. 15 yaşındayken denedik. Kasıldım. Bacaklarımı bile açamadım. içimi çok büyük bir korku kapladı. Onu ittirdim, tırmaladım ve ağladım. Daha sonra birkaç kere daha denedik ama yapamadım işte, mutlu edemedim onu. O sebebini hiç bilmedi.”
Sonra anlattıkları kanımı dondurdu. Hissettim. Damarlarımın derimin altında genişlediğini, nefessiz kaldığımı hissettim.

Bunu yazmak benim için çok zor.
Yağmur 7 yaşındayken tecavüze uğramıştı. Tanıdık biri tarafından. Bir kere değil. Aylarca. Kusmak istedim beyler. Böyle orospu çocuklarıyla aynı dünyada yaşadığım için kusmak istedim. Bir kere gülümsesin diye kendimi ateşe verecek kadar sevdiğim kızın başına bu geldiği için kusmak istedim. En korkuncu neydi, biliyor musunuz? Bunu tamamen hissizleşmiş bir şekilde söyledi, ağlamadan. Travma onu hissizleştirmişti çünkü, incinmemek için duygularını kapatmıştı. Psikolojiyle ilgili araştırma yaparken okumuştum bunu.
Buz kesmiş halde oturdum orada. Bunu söyledikten sonra devam etti, kulaklarım uğulduyordu benim. “Seninle nasıl birlikte olduğumu anlayamadım, belki alkoldendi. Kaan beni öptüğünde bile kasılırken, sen bana dokunurken hiçbir şey hissetmedim. Bunun nedeni neydi?” Başını kaldırdı, bana bakıyordu sanırım. Yüz ifadelerini okuyamıyordum. Bilmiyordum, umrumda da değildi.
“O orospu çocuğu nerede şimdi?” dedim sadece. Omuzları oynadı, silkmişti galiba. “Çocuk tacizinden hapse girdi. Benim dışımda başka çocuklar da varmış.” Sessizlik oldu, sonra ekledi.
“Belki ona da aynısını yaparlar. Belki içeride ona da tecavüz ederler, böylece dışarı çıktığında ve birine aşık olduğunda, o kişiye korkmadan dokunamaz bile. Sonra aşık olduğu kişiyi mutlu edemediği için kahrolur. Kendini öldürmek ister. Belki nasıl hissettiğimi anlar.”
Söyledikleri o kadar masumdu ki, inanamıyordum amına koyayım. Birinin onu böyle incitmek isteyeceğine inanamıyordum. Neden çocuk gibi konuştuğunu anlıyordum şimdi. Yağmur’un bedeni büyümüştü ama sağlıksız bir çocuğun ruhuna sahipti. Tecavüz, genetik hastalık ve aşık olduğu ilk kişinin ölümü her şeyi bok etmişti, mahvetmişlerdi onu. O orospu çocuğu, ona bu genleri geçiren ailesi ve Kaan- hayır, onun ölümüne sebep olan ben, ben mahvetmiştik onu. Asla onaramayacağım parçaları geri gelmemek üzere gitmişti.
Hiç konuşmadan eve döndük, o kısacık yolda elimi tuttu. Her şeye rağmen nasıl sevgi dolu olabiliyordu. Ona geçmişindeki acıları hatırlatıyordum sadece ama seviyordu beni. Ben de onu seviyordum beyler, 25 yaşındayım ve hayatım boyunca “seni seviyorum” dediğim tek kız oydu.

Ertesi gece aynı saatlerde geldi, bu sefer başka bir şey için. “istemiyorum, mecbur değilsin,” dedim ama yalan amk istemez miyim onu, birlikte olduğumuz o zamanı her gece düşünüyorum zaten. Ses çıkarmadan biraz seviştik ama girecekken ittirdi, başını çevirdi.
“Çok korkuyorum, olmuyor,” dedi. Kasılmıştı gerçekten, sanki işkenceye uğruyormuş gibi. Hemen kalktım üstünden, yanıma uzandı biraz.
“Seni mutlu edemiyorum, ya başka kızlara gidersen?” dedi. “Banane öbür kızlardan,” dedim. “Bekleyecek misin iyileşmemi?” dedi. “Tabii ki,” dedim.
Biraz uzandıktan sonra kalktı, bana baktı, baktı. “Ya hiç iyileşmezsem? Ya hep böyle kalırsam, seni her seferinde ittirirsem?”
Cevap vermeme izin vermeden çıktı gitti.
3 gün sonra döndüm yine Ankara’ya. Ankara’yı çok seviyordum ama Yağmur olmayınca boğuyordu beni her yer. Kararımı da vermiştim, bir şekilde Hakan sikkosunu ya postalayacaktım ya da kendim başka eve çıkacaktım. Sonra yanıma alacaktım onu. Doğal ortam, temiz hava, hepsi mükemmeldi ama orada konuşacak kimsesi olmadan daha da kötüleşeceğini biliyordum. Ben bakardım ona.
işten de çıkmıştık o gazla, kafamı sikeyim diyesim geliyor ama pişman olamıyorum çünkü işten çıkınca nihayet Yağmur’u görebilmiştim. Anlattıkları hala kafamda dönüyordu, eşek arısı gibi, beynimi sokup duruyorlardı sanki. Sevdiğini insanı koruyamamak korkunç bir his. Onu kurtarmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu, o bunları yaşarken onu tanımıyordum bile, mahallede top oynayan sümüklü veledin tekiydim. Ama vicdan azabı bastırmıştı yine.
Deli gibi iş aramaya devam ediyordum, boşladığım okula da ilgimi vermem gerekiyordu, 2 yıl kalmıştı zaten. Dil okuyordum, özel ders vermek belki işe yarar diye düşünüp her yere ilan verdim, para lazım lan, para, para…
ipek geldi kapıya yine, elinde siyah poşetler.
“Sevdiceğin nasılmış bakalım?” dedi, siktir edecektim ama girdi içeri. Çoktan içmiş biraz, serildi koltuğa. Keşke Hakan evde olsaydı aq, dillere destan yavşaklığıyla bunu oyalardı ben de kafa dinlerdim.
“Anlat,” dedi, çayırkeyf olunca çok sevimli olduğunu düşünüyordum önceden, artık sadece sinirimi bozuyordu.
“iyi,” diye kestirip attım. “Benim aksime, her gün gelip kafasını siken biri yok başında.” Alındı bir an. “Kafa mı sikiyorum ben?” dedi. “Sikmiyor musun?” dedim. “Her gün burada değil misin?”
Ayağa fırladı birden, siyah poşetten bir şişe çekip fırlattı ayağımın dibine. Bira şişesi patlamadı ama çatladı, bu ayrıntı neden hafızamda bilmiyorum. “istediğim tek şey iyiliğin,” diye bağırdı. “Dört duvarın arasında, hayatı 31den ibaret olan ergenler gibi çürüme diye. Öpüp başına koyacağına bana yaptığın muameleye bak.”
Hiçbir şey söylemeden izledim onu. Gözleri doldu birden. Nefret ediyorum kadınların önümde ağlamasından.
“Benim neyim eksik lan o kızdan?” dedi. “Güzel değil miyim? Çok mu içiyorum, neden? Beni seçmen için ne yapmam gerek?”
Allah benim belamı versin dedim o an içimden. Gül gibi kızı soktuğum hale bak. Ama ben ona hiç yüz vermedim ki. Hiç umut da vermedim. Hikayedeki orospu çocuğu ben olamazdım.
Sesimi yükselttim, onu susturmak için. “ipek! ipek!” Omuzlarını tuttum, benden bir baş kısa zaten, baktım gözlerine.
“Sen çok güzelsin,” dedim. “Gördüğüm en güzel kızsın. Ama bu benim için bir anlam ifade etmiyor.”
Sözlerim sertti belki ama kalbimden geçenlerdi. Sustu bunları duyunca. Ellerimi ittirdi sonra.
“Sevdiğin kızın hasta olduğunu söyledin,” dedi. “Ama sen daha hastasın. O kız dibinde yaşasa da bu kadar sever miydin? Birlikte olmanız mümkün olsaydı, hasta olmasaydı yine ne bu kadar sever miydin? Sen onu değil onun hayalini seviyorsun, çürütüyorsun kendini, öldürüyorsun yavaş yavaş! Hiç olmayacak bir şey için!”
Hiç konuşmadım.
“Ben sadece sevilmek istemiştim,” dedi sonra. “Sen bunu bile bana çok gördün. Hayali sevgilinle mutluluklar sana.” Çıktı gitti, siyah poşeti bana bıraktı.
ipek’le bir daha konuşmadık. Yıllar sonra karşılaştık bir kere, ona yaptığım tüm hayvanlıklara rağmen gülümsedi, sarıldı bana vedalaşırken. O kızı üzdüğüm için çok pişman oldum ama geri dönüşü yoktu artık. Karşılaştığımızda nişanlı olduğunu söylemişti, umarım mutlu olur.

Garson geldi, ondan özür diliyorum resmen. Kot pantolon bir de anasını satayım, altıma sıçmışım gibi duruyor ama önden.
Üstümü silerken Aslı’ya baktım, korkmuştu.
“Birini mi öldürdün?” diye tekrarladı. Derinden gelen, tanıdık bir sızı bastırdı. “Kısmen.” Dedim. Anlattım ona. Yine birine kalbimi açıyordum, ipek’le olduğu gibi olmaması için dua ettim sonra. Bir paket sigarayı yarıladım o masada. Ben susunca pakete uzandı, normalde istemem karşımda gencecik kızın sigara içmesini ama müdahale etmedim. Sigarayı aksesuar gibi tutuyordu zaten, elinde komik görünüyordu, yakışmıyordu ona.
“Pişman olmakta haklısın,” dedi. “Bu unutulacak bir şey değil. Ben olsam ben de kendimi suçlardım. Ama hayatına devam etmeyi öğrenmezsen asla iyileşemeyeceksin. Geriye bakmamayı öğrenmen lazım, çünkü o yöne doğru gitmiyorsun, hep ileri gitmelisin.” Dedi. Ne kadar olgun konuşmuştu amk. Kaan’ı hatırlatmıştı bana, o da böyle konuşurdu. Son cümleyi bir diziden çalmıştı kesin ama olsun.
Sigara rahatsız etmişti, yarısında söndürdü, gözleri sulanmıştı.
“Anneni çok seviyorsun galiba. O sana zamanında nasıl destek olduysa senin de öyle destek olman gerek. 1 yılını zaten acı çekmeye, yas tutmaya ayırmışsın. Arkadaşın –Kaan’dı galiba- senin bu halde olduğunu görse ne düşünürdü?”
Doğru söylüyordu da lafla olsaydı keşke her şey. Yağmur’dan hiç söz etmedi. Belki o da sevgimin umutsuz olduğunu düşünüyordu. Aslı’yı eve bıraktım, kendi evime geçtim.
Hakan yavşağı kaşarın tekiyle oturma odasında, yuh aq. Kerhane oldu ev iyice. Öksürdüm sonunda, Hakan kızı da aldı odasına gitti. Taktım kulaklığı, bir de onları mı dinleyeceğim. Hakan yarım saat sonra kızı gönderdi, oturdu yanıma.
“Senin manitaya noldu?”
Ona Yağmur’dan hiç söz etmemiştim. “Ne manitası olm?”
“Sarışın bir hatun vardı ya, bacakları boyum kadar.”
“Görüşmüyoruz artık.” Dedim açtım televizyonun sesini. Güldü sonra.
“iyi sikemedin mi oğlum? Kızı bana gönderseydin, ben hallederdim.”
“Ekmeğine bak.” Dedim sadece, bir de bununla mı uğraşıcam. Arkaya yaslandı, ter kokuyor hala. Bir duşa gir göt lalesi.
“Sen yeni kız bulmuşsun zaten, liseliler daha mı çıtır geldi?”
Sinirlendim bu sefer, kapadım televizyonu. Hakan benden zaten kısa, iri yarı da değil, vursam göçertirim ama o özgüveni var ya, çıldırtıyor beni sinirden. Vuramazsın ki der gibi bakıyor resmen. “Sakin ol lan şaka yapıyorum. Baya takılmışsın kıza demek ki, atara gidere bak sen.” Ayağa kalktı, banyoya gitti. “Arkadaşı varsa söyle bana ayarlasın.”
Sinirimi unutmak için laptopu açtım, msn’den Yağmur’a mesaj attım belki görür diye. Yarım saat sonra mesaj geldi, nasıl özlemişim. Aslı, Hakan, ipek, unutturuyor her şeyi.
“Atkı örüyorum sana,” demişti. “Sen bana atkı almıştın ya doğumgünümde.” Bu mesajı hatırlıyorum sadece bir de şu konuşmayı.
“Burak etrafında güzel kız var mı?”

Önce hayır yazdım, sonra silip evet yazıp gönderdim. Yalan söyleyemezdim ona.
“Eğer ilgini çeken bir kız olsa istediğini yapabilirsin. Ben zaten çok uzaktayım.” Yazdı sonra. iki defa okudum mesajı. Tuzak mıydı bu? Tamam dersem sadık olmadığımı mı görecekti? Saçmalama ben bir tek seni görüyorum falan yazdım, ama Aslı bariz biçimde dikkatimi çekiyordu bunun farkındaydım. ipek’in asla beceremediği biçimde. “ihtiyaçların var ben bu konuda bir şey yapamıyorum mutlu olmanı da istiyorum yazdı. Oturdu içime yazdıkları.
“tek isteğim var” dedi sonra. “noldu” dedim. “Başka bir kızla yatarsan bana söylemene gerek yok, ama başka bir kıza aşık olursan bana mutlaka söyle.” Dedi. Tamam dedim, ne diyebilirdim ki.
Okulda 3. Senem de bitmişti, yaz tatilinde yine kötü bir haber aldım. Annemden hiç söz etmedim ama mutlaka iki günde bir arardım, annemin yeri bende çok ayrıydı. Babam annemin biriktirdiği paraları çalıp kadınlarla yerken benimle sadece annem ilgilendi, elinden gelenin fazlasını yaptı benim için. Annem göğsünde kist olduğunu ama endişelenecek bir şey olmadığını söylemişti önceden. Kist değildi bu artık, meme kanserine dönüşmüştü. Sağ göğsü alındı. 3 ayımı da onunla geçirdim, okulu bile bırakırdım hep yanında kalmak için ama beni üniversiteye göndermek için feda ettiği şeyleri de göz ardı edemezdim. Bu okul bitecekti, hayvan gibi para kazanacaktım ve hem Yağmur’la hem annemle ilgilenecektim. Dünyanın benimle zoru neydi, neden en sevdiklerime zarar veriyordu hep? Annemin ameliyattan sonra aynaya ilk baktığı zamanı unutamıyorum ben.
Saçları çok azalmıştı, yaşlılık ve stres. Çekiştirdi üstündekini, o kocaman dikiş izine baktı, çok boş duruyordu. “Burak,” dedi. “Çok çirkin olmuşum ben.” Ben bu kadına ne diyebilirdim? Benim için dünyanın en güzel kadınıydı ama söyleyeceğim hangi söz ikna edebilirdi onu? Dil döktüm ona 3 ay boyunca, ne kadar güzel olduğunu söyledim, çiçekler aldım, en sevdiği yiyecekleri ama yapabildiğim bu kadardı. O benim için her şeyi yapmıştı ama ben ona çocuk tesellisi veriyordum resmen. Ankara’ya zor döndüm, ama hırsla döndüm. Daha fazla şey parmaklarımın arasından kayıp gitmeyecekti artık.
Ortak dersimin olduğu Ersin diye bir çocukla anlaşmıştım, onun evine taşındım. Yavşak Hakan’dan iyiydi. iyi çocuktu Ersin, biraz şakirtti aslında ama bana zararı yoktu, içkimi odamda içiyordum zaten. Ersin okul bitince memlekete dönecekti, Konya ya da Yozgat’tı hatırlamıyorum. Ev bana kalıyordu. Kafam karışıktı, çok karışıktı, istanbul’a mı dönmeliydim annemle olmak için, yoksa Yağmur’u buraya, Ankara’ya mı almalıydım?

Sorunlarımı içerek çözmeye karar verdim, babama çekmiştim belki de. Bu arada, Yağmur’a annemin durumunu anlatıp neden gelemediğimi anlatmıştım, anlayışla karşılamıştı ama onu da boşladığım için kötü hissediyordum. Herkese aynı anda yetişmeye çalışıyordum, üstelik daha kendimi bile toplayamamıştım ve o zamanlar kendimi nasıl hırpaladığımın farkında değildim, şimdi geriye bakınca anlıyorum.
Aslı’nın annesinden aldığım özel ders paraları bana yetiyordu, annemin gönderdiği paranın büyük kısmını ve ders parasının kullanmadığım kısmını biriktiriyordum. Param sadece sigarayla bazen biraya gidiyordu, yemeği ucuza getirmeyi öğrenmiştim zaten. 3-5 lirayla da doyuyordu karın. Kitap için o kütüphaneye gidiyordum, yetmiyordu param. Ersin’in televizyonu yoktu. Kitap çalmayı çok düşündüm beyler ama yapamadım, muhtaç olmadıkça hırsızlık bana hep adilik olarak gelmiştir.
Aslı’yla çok vakit geçiriyordum, gerçekten çok zeki bir kızdı, fikirleri ve mantığı beni afallatıyordu bazen. Ben hep zekama güvenmişimdir ama solluyordu beni. Hayran olmuştum kıza. Ara sıra Yağmur’un attığı mesaj geliyordu aklıma, istediğinle yat şeklinde olan. Aslı’nın lisesi bitmişti zaten, o üniye yeni başlamıştı, ben sondaydım. Eskisi gibi garip bir durum yoktu yani, birlikte olabilirdik. Dediğim gibi, o yıl çok zor bir yıldı, kafamdaki her şey karışıktı.
Annem telefonda hep iyi olduğunu, yürüyüşlere falan çıktığını anlatıyordu, bazen komşu dedikodularını, her zamanki gibi neşeliydi ve bunun sahte olmamasını umuyordum. Kanser bildiğim kadarıyla ilerlememişti ama o kadar illet bir hastalıktı ki ne bok olacağını bilemiyordun.
Yağmur… Mesajlarıma cevap vermiyordu, ne telefona ne de msn’e. Bazen tek tük kısa cevaplar geliyordu, kötüleşiyor olmalıydı. Annem, Aslı, Yağmur, kanser, borderline, vajinismus, hepsi kafamı sikmişti artık. Beynimi bir rafa kaldırıp uymak istiyordum, aylarca.
Üniversiteden nasıl mezun oldum bilmiyorum beyler. Ne okula gittiğim vardı, ne not tuttuğum, koskoca üniversitede arkadaşım bile olmadı. Olduk işte. ismi bilinen bir üniversiteden mezundum, diplomam vardı. Artık hayata atılabilir, günde 10 saat çalışıp patron çenesi çekebilirdim. Aslı aradı beni, (artık ders mers kalmamıştı zaten) kutlayalım bunu dedi. Ne kutlaması lan, toplasan 5 kişiyi anca tanıyorum zaten. Zorlaya zorlaya parti gibi bir şey yaptı evinde, daha çok beni arkadaşlarına tanıştırma partisi gibi. Böyle ortamlarda minibarın yanına yuvalanıp kimseyle konuşmayan bir eleman mutlaka olur ya. O benim aq. Ara sıra Aslı’nın peşinde dolanıyorum, umursayan yok tabii ki. Aslı o gün fıstık gibiydi, mor bir elbise vardı üstünde, saçları at kuyruğu. Ve dediği gibi topuklu giymişti, partideki erkeklerin çoğuna tepeden bakıyordu ama benim yanıma yakışıyordu işte. Parti bir süre sonra dağıldı, canıma minnet işkence benim için çünkü. Sızanlar falan kaldı sadece. Aslı beni minibardan uzaklaştırdı ve öpmeye başladı, dudakları kalın, öpmesi çok güzel ama kötü hissediyorum. Anlayıp durdu, noldu dedi, bozulmuştu doğal olarak. “Bunu yapmam doğru mu bilmiyorum,” dedim, kısaca bahsettim Yağmur’un dediğinden. Baktı, baktı, “istiyorsan gelirsin,” dedi sadece ve annesinin odasına girdi.
Birkaç dakika oturdum, sızan birkaç kişiyi izledim, sonunda odaya girdim.
3 yıl sonra bir kızla ilk sevişmemdi ve en iyisiydi. Bu seks olaylarını anlatırken nasıl ayrıntıya girilir bilmiyorum beyler idare edin. Memnun muydum? Evet. Pişman mıydım? Köpek gibi.
Bunu Yağmur’a söylemedim, bana söyleme demişti zaten. Aslı hiç sevgili olaylarına girmedi, arkadaşlık hep aynı biçimde devam etti. ipek gibi yapsaydı nasıl sıyrılırdım işin içinden bilmiyorum zaten.

Bir gün Aslı’ya sormuştum, “Benim takıntılı olduğumu düşünüyor musun?” diye. Beni anladığını düşündüğüm tek kişi oydu. Psikoloji okuyordu zaten, belki de bundandı. Bir süre durup “Evet,” demişti. “Olmayacak şeylere umutlarını çok bağlıyorsun, paralıyorsun kendini. Başka bir sorunun daha var.” Neymiş o dedim. Öne eğildi, sanki profesyonel psikologmuş gibi, gülesim gelmişti o an. Bayılıyordu yetişkin gibi davranmaya.
“Kurduğun hayallerde kendini hiç yalnız hayal edebiliyor musun?”
Nasıl yani. Neden kendimi yalnız hayal etmeliydim ki. Sevdiklerimle beraber olmak varken. “Tabii ki hayır, neden ki?” dedim.
“Yalnızlığa katlanamıyorsun Burak,” dedi. “Sürekli seni seven insanları etrafına toplamak için kendini parçalıyorsun. Seni seven insanlarla takıntılısın çünkü kendinden nefret ediyorsun.”
O zaman farkında değildim, derste senin kafanı çok doldurmuşlar deyip geçmiştim ama bu hayatımın kilit analiziydi sanırım. ipek’in söyledikleri de, hatta Hakan’ın söylediği de. insanlar mutluluk değil çalkantı isterler demişti Hakan. Gerçekten, Yağmur benimle aynı üniversiteye giden sıradan bir kız olsaydı onu böyle sever miydim? Onun için yine ipek gibi bir kızı reddeder miydim? Belki de ben de trajediye, o umutsuzluğa aşık salaklardan biriydim. ipek de demişti, o kıza değil hayaline aşıksın diye. Belki de dram peşinde koşan yavşağın tekiydim? Ama bu neyi değiştirirdi? Yağmur’a olan sevgim azalmıyordu, göz görmedikçe gönül katlanır derler ama artıyordu, hastalık gibi, annemin göğsünde büyüyüp kansere dönüşen kist gibi, birini bu kadar sevmek hastalıktı belki.

O sonbaharda ilk defa Yağmur’dan telefon aldım. Telefonu açmazdı, telefonda konuşmaktan korkuyordu nedense. Çok şaşırdım tabii ki.
“Yağmur, güzelim, ne oldu?”
“Çıkmış. Hapisten çıkmış.” Zangır zangır titrediğini hissediyorum hışırtılardan.
“Ne çıkması ne diyorsun ya?” Aklıma ilk o orospu çocuğu geldi tabii ki. Adamın ismini de bilmiyorum ki, Yağmur söylese para görmüş avukat gibi takip ederim davasını hapiste kaç yılı kalmış vs diye.
“Çıkmış işte evin önünde geçti gördüm.” Çıktıysa bile Rize’de ne işi vardı şerefsizin, Yağmur bu olayların istanbul’da olduğunu söylemişti.
“Ben yanına geleceğim, tamam.” Dedim sadece kapadım telefonu. Saat gece 3, kara kara düşünüyorum gerçekten herif çıkmış olabilir mi diye. Sızmışım, sabah 7’de çaldı telefon.
“O değilmiş başkasıymış,” dedi kız. Öyle bir rahatladım ki. Ama şimdi de halüsinasyon mu görmeye başlamıştı, korkuyordum. Artık okul yok, iş yok (1 ay içinde iş bulmam lazım, açız) bağlasam durmam. Son paramla gittim Rize’ye. Son gidişimdi.
Edip Cansever’in çok uzun bir şiiri vardı, Umutsuzlar Parkı. Aklımda tek parçası kalmış, bana hep Yağmur’u hatırlatırdı, yazayım buraya.

Pek yakınım olacak, karım ya da kız kardeşim
Belki hiçbiri değil, bir kız
Öyle ki, biralar, yaz günleri onunla beraberken güzeldir
Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
Yalnızlıktan.

Yağmur evin içinden çıkmıyordu, korkuyordu dışarıdan. “Yağmur,” demiştim. “O şerefsiz bir daha gelmeyecek.”
Gözleri kocaman olmuş. “Hiç gitmiyor da.” Dedi sadece. Üç kelimeyle anlatmıştı her şeyi.
Gece yine geldi, yine saat 3 gibi. Bu sefer hiç dokunmadı bana, oturdu köşeye. “Benden vazgeçmelisin,” dedi. “Ben sana istediklerini veremem.” Hay amına koyayım ya. Nedir bu istediklerim. Herkesin ağzında, istediklerini veremez, memnun edemez, neydi bu. Neydi bu kızın bana veremediği. Seks mi? Çok mu sikimde lan. Kurumuşum ben kızın yüzünü göreyim diye, sokağa çıkıyorum insanların yüzlerini görmüyorum seks ne lan. Mutluluk mu. Ben mutluydum. En az Yağmur kadar hastaydım belki mutluydum.
“Sen bana istediğim her şeyi veriyorsun,” dedim sadece, öfkemi bastırdım. Ona hiç sesimi yükseltmedim, o bir defa hariç.
“Hayır,” dedi. Yüzü buruştu. “Git.” Git mi? Senin için hayatımı yaktım ben, git mi? Doğruldum, bileklerinden tuttum, sert değil ama.
“Yağmur bak-“
Çığlık attı birden korktum. Bileklerini çekiştirerek kurtardı, vurmaya başladı. “Dokunma! Dokunma bana! Yaklaşma artık bana! Anlamıyor musun?”
“NEYi ANLAMIYORUM?” diye bağırdım, ona ilk ve son bağırışım. “NEYi ANLAMIYORUM YAĞMUR?”
“CANIMI YAKIYORSUN!” diye bağırdı ama onu dokunmuyorum bile. Bahsettiği farklı bir acıydı demek ki.
“VARLIĞIN CANIMI YAKIYOR! O ÖLMÜŞKEN SENiN BURADA OLMAN CANIMI YAKIYOR! VAROLMAN, BENi SEVMEN CANIMI YAKIYOR!”
içeri ananesi girdi, ittirdi beni, kızı yarı sürükleyip yarı yürüterek yan odaya soktu. Sinir krizine girmiş gibi bağırıyordu Yağmur, kelimeleri ara ara anlıyordum sadece. Sonra o cümleyi söyledi, berrak ve net.
“Nene, Kaan nerede?”
Burak nerede, değil. Kaan nerede.
Duvarlar incecik duyuyorum ve anlıyorum her şeyi, keşke anlamasam, keşke duymasam.
“Dışarı çıktı kızım, gelecek birazdan.” Dedi ananesi. O sert suratlı kadından bu kadar şefkatli bir sesin çıkması. Kapı aralığından baktım, bebek tutar gibi sarılmıştı Yağmur’a. “Gelecek, birazdan gelecek.”
Gece karanlığında, yanımda getirdiğim tek şey olan sırt çantamı alıp çıktım. Sabaha kadar evlerin arasında dolandım, biri beni haydut sanıp vurabilirdi, kurt çıkabilirdi, kimin umrunda. Sahip olduğum her şeyi Yağmur’a vermiştim ve o hala bomboştu.
Onu düzeltemeyeceğimi ve hiçbir zaman mutlu olamayacağımızı o gün kabul ettim. inkarla geçen 4 yılın ardından.

Ankara’ya döndüm, acıyordu lan. Ben 4 yıl boyunca kendimi harap ederken onun aslında bende Kaan’ı görmesi çok acıtıyordu. Ağlayamıyordum bile, gözlerim yanıyordu biber sürmüşüm gibi ama tek bir damla inmiyordu. Kaan’ın öldüğü o ilk zamanlar gibi olmuştum, Aslı haklıydı. Ben yalnızlıkla baş edemiyordum. Kendimi sevebilseydim bu kadar çabalayamayacaktım belki kendimi birine sevdirmek için, ama artık hatırlamıyordum kendini nasıl sevebileceğimi. Ölü bir oğlana aşık olan, akli dengesi bozuk bir kızı 4 yıl boyunca kendime aşık etmeye çalışmıştım. Dibin dibindeydim.
Rize’ye tekrar gitmeyi götüm yemedi, Yağmur beni görünce yine korkar diye bir şey yapamadım. Nereden aldıysam halasının telefonu vardı bende, Ankara’da yaşayan. 2 ay kadar sonra cesaret edip aradım ve aldım o haberi.
Asmıştı kendini.
Yazması ne kadar kolay değil mi. Ölümü yazmak ne kadar kolay, birkaç harfle sonsuz karanlığı anlatıyoruz. Yazmayı bu yüzden hiç sevmedim. Hiçbir kelime, bahsi geçen duygu ya da terimi anlatacak kadar derin değil çünkü.
Şaşırmadım, bekliyordum sanki. Sanki bağının kopup gittiğini hissetmiştim. Onu buraya bağlayan her şey yok olmuştu. Ölümle ilgili izlediğim bir belgesel geçti gözlerimin önünden, insan vücuduna öldükten sonra neler olduğuyla ilgili. Bedenindeki tüm kan çekilecekti, gözleri donuklaşacaktı, teni çürüyecek ve dökülecekti, toprağa karışıp bir gün tamamen yok olacaktı, onu yiyen böcekler ve o böcekleri yiyen böcekler de öldüğünde. Silinip gidecekti, hiç var olmamış gibi, çünkü bu dünyada acıma diye bir şey yoktu.
Öldüm sandım. Ölmedim. Ölemedim. Süründüm sadece. Ve öğrendim ki, sevdiğin insanların ölmesine alışmak diye bir şey yok. Her birinin acısı taze. Ölümle ilk kez tanışıyorsun gibi.
Ben yaşadım beyler. Ölmeyi çok istedim ama yaşadım işte. Yaşıyorum da. Gitmeye niyetim yok. Annemi bırakamam. Benim zorlamama, çırpınmama gerek kalmadan beni karşılıksız seven tek insanı bırakmayacağım, bırakamam. istanbul’a geri taşındım, nefret ettiğim şehre. Aslı’yı merak edersiniz belki, hala görüşürüz telefonda. Benim hikayem bu kadardı.
Yaşayın beyler. Ölmeyin. Hayatın sizi çiğneyip tükürmesine izin vermeyin. Çok acır, öldüm dersin, sabah tekrar kalkarsın. En sevdiğin insan ölür, annen ya da baban belki. Acıdan ölmek istersin, sonra mevlitine katılırsın, tavuk pilav yersin ve tavuklar çiğ kalmış diye düşünürken bulursun kendini. Bu kadar trajikomiktir hayat, ne hatırlamana izin verir ne unutmana. Ve o acıyla yaşamayı öğrenirsin. Dünya yok olana dek varlığını sürdürecek tek şey, daimi acı, ölüm acısı. Bir de tavuğu çiğ kalmış pilav. Benim hikayem burada bitiyor. Dinlediğiniz için teşekkürler.
Yaşamaktan başka ne gelir elden.

-bim pizzasi

Linki Arkadaşlarınla Paylaş

URL: HTML link code: BB link code:
Haberin Kategorisi İçinden Geldiğince / Takara Tukara konu Başlığı Yıllardır Canımı Yakan Anılarımı Anlatıyorum. Bu haberi paylaşacağınız URL http://yenisozluk.blogspot.com/2016/09/yllardr-canm-yakan-anlarm-anlatyorum.html. Teşekkür ederiz
Ditulis oleh: Memur Site -

Belum ada komentar untuk "Yıllardır Canımı Yakan Anılarımı Anlatıyorum"

Yorum Gönder